Estetik ameliyatlar ve saglik hakkinda haberler
5th Şubat 2008

Emzirme Dönemi

Anne sütü bebek için doğal ve oldukça değerli bir besindir.Emzirme sırasında hastalıklara karşı koruyucu olan protein yapılı maddeler (Antikorlar) bebeğe geçer ve ishal, solunum yolu enfeksiyonu, orta kulak iltihabı, idrar yolu enfeksiyonu ve zehirlenmelerden bebeği korur.Emzirme sırasında salgılanan hormonlar annenin rahim adelesinin kasılmasını rahimin küçülmesini ve kanamanın azalmasını sağlar. Emzirme anne ile bebek arasındaki iletişim ve bebeğin psikososyal gelişimi için de önem taşır

Bu dönemde yeni doğan bebeği ile ilgilenmek isteyen anne için yeni bir gebelik düşüncesi ürkütücü olmaktadır. Emzirme döneminde doğurganlık (fertilite) azalır. Doğumdan sonra doğurganlık (fertilite) nin yeniden kazanılması emzirme süresi, sıklığı adetin başlaması ile ilgilidir.Ovulasyon(yumurtlama) genellikle ilk adetten birkaç hafta sonra başlar. Bebek anne sütü alıyorsa 6 ila 8 ay koruyabilir.Fakat bebek ek gıda(mama) alıyorsa doğumdan sonra 3. haftadan itibaren korunma yöntemi uygulanmalıdır. Emziren kadınlarda bu risk % 1-2 den az olmakla beraber ilk adetten önce ovulasyonun başlayabildiği de gösterilmiştir. Emzirme döneminde adet olamama (amonere) gebelikte korur mu ?

Emzirme veya pompa ile sütün sağılması yumurtlama ve yumurtlama gelişimini baskılayan prolaktin hormonunu arttırır ve gebelikten koruyabilir.Dünya sağlık örgütünün yaptığı çok merkezli bir çalışmada ; bebek sadece anne sütü ile besleniyorsa, 6 aydan küçükse, annenin adeti başlamamışsa %98,1 oranında gebelikten koruduğu gösterilmiştir.Gündüz ve gece emzirme olmalıdır(günde en az 6 kez). Bu yöntem çalışan annelerde başarılı değildir.Bebeğe 6. aydan sonra ek gıdalara başlanması ile emzirme devam etse de koruyuculuk azalır. Bariyer yöntemi ; Başarısızlık oranı %10 civarındadır. Prezervatif kullanımı gebelikten koruduğu gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklardan da korur. Diafram (Vajinaya uygulanan esnek kap) doğumdan sonra 6 haftadan önce kullanılamaz. l tablet (spermisit) kullanımı emzirme döneminde oluşan l kuruluğu arttırır.

Doğum kontrol hapları(kombine haplar) : Östrogen ve progesteron içerirler.Yapılan çalışmalarda bu hapların östrogen içeriğinin süt miktarını azalttığı gösterilmiştir. Östrogen içerdiği için gebelikte oluşan kanın pıhtılaşma eğilimi nedeniyle damar tıkanıklığı riski taşır doğumdan sonra 6 haftadan önce başlanmamalıdır. Anne emzirmese bile doğum kontrol hapına başlamak için en az 6 hafta beklenmelidir.

Sadece progesteron içeren doğum kontrol hapları : Doğumdan 6 hafta sonra başlanmalıdır.Emzirme döneminde güvenle kullanılabilir.
Progesteron İçeren İğne (3 aylık iğne) : Uzun yıllardır denenmiştir. Yan etkisi yoktur sütü az da olsa arttırdığı saptanmıştır.Adet görmemeye neden olur ve bu durum iğne kesilince düzelir.
Aylık İğneler : Östrogen içerdiği için sütü azaltır ve bu emzirme döneminde kullanım konusunda yeterli bilgi yoktur.
İmplant : Kolda cilt altına uygulanan hormon içeren yaklaşık 3 cm lik çubuk şeklinde bir yapıdır. Üç yıl koruyuculuğu vardır. Süte geçen az miktarda hormon bebeği etkilemez.Adet görmemeye neden olabilir.

Rahim içi araç (spiral) : Başarısızlık oranı % 1-3 olarak saptanmıştır. En erken doğumdan 4-6 hafta sonra uygulanabilir. Daha erken uygulanırsa rahim kasılmaları ile atılabilir. Hormonlu veya bakırlı spiral uygulanabilir. Hormonun vücuda geçişi çok azdır ve sütü etkilemez. Cerrahi Yöntem : Kalıcıdır.

Erkek kısırlaştırılması (vazektomi) anne sağlığını ve emzirmeyi etkilemeyen , kolay, riski olmayan daha ucuz bir yöntemdir.Kadının kısırlaştırılması batın boşluğu açıldığı için enfeksiyon, kanama, karın içi organlarda yaralanma riski taşır ve genel anestezi gerektirir. Doğum sonrası göbek altından veya sezaryende uygulanımı emzirmeyi etkilemez. Sonuç olarak emzirme döneminde uygulanacak doğum kontrol yöntemi seçimi birçok faktöre bağlıdır. Bunlar önceden kullanılan alışılmış metod, gelecekte çocuk isteği, eşin katılımı, emzirme durumu gibi faktörlerdir. Hangi yöntemin uygun olduğu bu faktörlere göre belirlenmelidir. www.memorial.com.tr

Kategorilenmemiş, Sağlık Haberleri |

5th Şubat 2008

Havuz Suyuna Dikkat Etmeliyiz

Özellikle yaz aylarında hava sıcaklığının yükselmesiyle birlikte genital bölgenin nemli kalmasına bağlı olarak vajinal mantar enfeksiyonlarında artış görülmektedir. Birçok kadın kaşıntı ve vajinada yanma hissi ile kendini gösteren mantar enfeksiyonu ile hayatı boyunca en az bir kez karşılaşmaktadır.

Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Banu Göker Özdemir, kadınlarda özellikle yaz aylarında havuz suyuna bağlı olarak ortaya çıkan “Vajinal mantar enfeksiyonu” hakkında bilgi verdi.

Vajinal mantar enfeksiyonu nedir?

Kadınlarda oldukça sık rastlanılan vajinal akıntı, kaşıntı ve yanma gibi şikayetler, genellikle genital bölgede meydana gelen bakteri, virus ve mantar enfeksiyonlarından kaynaklanmaktadır. Bu tür enfeksiyonlara neden olan mikroorganizmaların bir kısmı cinsel yolla kişiden kişiye bulaşırken, bir kısmı da vajinanın normal florasında meydana gelen değişikliklere bağlı olarak enfeksiyon meydana getirir. Birçok kadın hayatı boyunca en az bir kere bu sorunla karşılaşmakta ve tedavi edilmediği takdirde vajinal enfeksiyonlar kişiye çok rahatsızlık verecek şekilde tekrarlayan bir hal alabilmektedir.

Vajinal mantar enfeksiyonlarının nedenleri nedir? Niçin özellikle yaz aylarında ortaya çıkar?

Özellikle yaz aylarında hava sıcaklığının yükselmesiyle beraber genital bölgenin nemli kalmasına bağlı olarak vajinal mantar enfeksiyonlarında artış görülmektedir. Çoğu kez vajinada normal olarak bulunan mantarların, vajen florasında meydana gelen değişiklikler sonucu aktif hale gelmesi ile kişide enfeksiyon gelişebilir. Antibiyotik kullanımı, gebelik, şeker hastalığı ve bağışıklık sisteminin baskılanmasına neden olan bir takım hastalıklarda, l mantar görülme riski artmaktadır. Özellikle yaz aylarında ise genital bölgenin nemli kalmasına sebep olan sentetik çamaşırlar, dar pantolonlar da mantar enfeksiyonu riskini arttırmaktadır. Bunların dışında yine yaz aylarında ve özellikle havuz sonrası bu şikayetlerin arttığı görülmektedir. Burada sebep sanılanın aksine havuzdan mantar bulaşması değil, havuz suyundaki klorün vagen florasındaki yararlı bakterileri öldürmesi sonucu var olan mantar sporlarının aktif hale gelmesidir.

Vajinal mantar enfeksiyonunun en sık görülen belirtileri nelerdir?

Vajinal mantar enfeksiyonunun en sık görülen belirtisi, kaşıntı ve vajinada yanma hissidir. Bu durumda dış genital organlarda kızarıklık ve ödem meydana gelir. Mantar hastalıklarında oluşan kaşıntı genellikle çok şiddetlidir ve çoğu kez hastayı doktora getiren en önemli nedendir. Bazen kaşımaya bağlı olarak o bölgenin derisinde sıyrıklar ve küçük kanamalar dahi oluşabilir. Genellikle hastalarda beyaz renkli, kokusuz, süt kesiği kıvamında dediğimiz akıntı da görülebilir. Bu belirtilere ek olarak şiddetli mantar enfeksiyonlarında idrar yaparken yanma, idrarın değdiği bölgelerde sızlama ve cinsel ilişki esnasında ağrı oluşabilir.

Vajinal mantar enfeksiyonları nasıl tedavi edilir? Enfeksiyonlardan korunmak mümkün müdür?

Kadınlarda oldukça sık olarak rastlanan bu tür enfeksiyonlar; l fitiller, kremler ve gerektiği durumda ağızdan alınan ilaçlarla tedavi edilebilmekte, semptomlar ise 1-2 gün içinde gerileyebilmektedir. Hastaya oldukça sıkıntılı günler yaşatabilen bu enfeksiyondan korunmak için basit birkaç önlem oldukça yararlı olabilir. Öncellikle genital bölgenin ıslak ve nemli kalmasını önlemek için sentetik çamaşırlar ve dar kıyafetler giymekten kaçınılmalı, pamuklu ve rahat iç çamaşırlar tercih edilmelidir. Ayrıca genital bölgenin temizliği için normal sabun, parfümlü kozmetik ürünleri gibi tahrişe yola açabilecek temizlik ürünlerini değil, bu bölge için özel üretilmiş sabunlar kullanılmalıdır. Bunların dışında yaz aylarında havuz sonrası genital bölgenin kuru kalması için hanımlara ıslak mayo veya ile kalmamalarını, klorlu sudan arınmak için havuz sonrası duş almaları gerekmektedir. Kadınlar, kendilerinde herhangi bir zamanda gelişen akıntı, kaşıntı yanma gibi şikayetleri ciddiye almalıdır. Herhangi bir sorunda bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanına başvurmalıdırlar. www.memorial.com.tr

Kategorilenmemiş |

5th Şubat 2008

Psikolojinin Hayatımızdaki Olumsuz Etkileri

İnsanın bir işe sahip olması ve çalışması karşılığı maddi ve manevi anlamda doyum sağlaması en temel ihtiyaçlar arasında yer almaktadır. Her insanın içinde geçim kaygısı vardır ve bu kaygı beraberinde iş sahibi olma veya çalışma isteğini doğurur. Geçim kaygısını ortadan kaldırmasının yanı sıra çalışmak kişiye saygınlık ve özgüven kazandırır, sosyal çevre ile etkileşim kurmasını, toplumda itibar görmesini sağlar. Bunlar kişinin en temel ihtıyaçlarıdır ve bu temel ihtiyaçlardan mahrum kalması kişide psikolojik olarak sorunlar ortaya çıkarır. İşsizlik büyük bir umutsuzluğa, çaresizliğe, yalnızlık duygusuna ve depresyona yol açar. İşsiz kişi için çoğunlukla hayatın anlamı azalır ya da yok olur ve gelecek karamsarlıkla algılanır.

Öz saygıyı ayakta tutan unsurlardan biri olan topluma yararlı olma duygusunun yok olması kişide saygınlığı yitirmişlik duygusu yaratır ki bu da kişiyi özgüveninde azalmadan intihara kadar götürebilir. Depresyonla birlikte işsiz kişi de aşırı derecede stres, sinirlilik, kaygı (anksiyete bozuklukları), uykusuzluk, yeme bozuklukları gibi sorunlar da gözlenebilir.

İşsizlikle ilgili psikolojik sorunlar yaşayanlar size ne gibi şikayetlerle geliyorlar? Bu şikayetlerle gelenlerin sayısında artış var mı?

Türkiye’ ye yeni geldiğim ve yeni işe başladığım için bu soruya yurt dışındaki iş tecrübelerime ve Türkiye’ ye ait genel bigilerime dayanarak cevap vermek durumundayım. İnsanlar genelde işsizlikten şikayetçi olarak psikoloğa başvurmuyorlar. Hatta çoğu zaman yaşadıkları psikolojik problemlerin işsizlikten kaynaklandığının bile farkında değiller. Genelde depresif belirtilerden (hayatın anlamını yitirmek, enerji ve istek azlığı, özgüven kaybı), yüksek derecede stres ve kaygılardan (kötü bir şey olacakmış gibi hissetme) ve bunların sonucu olarak psikosomatik rahatsızlıklardan ve ev içi (ailevi) ilişkilerde yaşanan sorunlardan şikayetçi olarak yardım istemektedirler…

Devlet İstatistik Enstitüsü açıklamasına göre geçen yılın son çeyreğinde yüzde 11.5 olan işsizlik rakamı, bu yılın ilk çeyreğinde 12.3’e çıktı. Ülkemizde her geçen gün işsizlik ve işsizlik sorunlarının artması göz önünde bulundurulduğunda bu kişilerin profesyonel yardıma ihtiyaç duymaları ve başvurmalarının da artması kaçınılmazdır.

İşsiz sayısının artışı toplumsal psikolojiyi nasıl etkiler?
Artan işsizlik insanların gelecek güvencesine tehdit oluşturduğu için kişilerde “gelecek endişesi”ni doğuruyor. Bu endişe kişilerin davranışlarına ve duygularına yansıyor. Sonuç olarak karşımıza değer yargılarını yitirmiş, toplumsal dayanışmanın ve sosyalleşmenin azaldığı, bireyselliğin ya da bireysel çıkarların artığı, umutsuz, ümitsiz ve kişiler arası ilişkileri bozuk bir toplum çıkıyor. www.memorial.com.tr

Kategorilenmemiş, Sağlık Haberleri |

5th Şubat 2008

Koah Hastalığı ve Önemi

“Kronik obstrüktif (tıkayıcı) akciğer hastalığı”nın baş harflerinden oluşan “KOAH”, aslında iki hastalığı tanımlamakta kullanılır: kronik bronşit ve amfizem. Kronik bronşit, en az iki yıl üst üste ve bu iki yılın en az üç ayında öksürük ve balgamla seyreden ilerleyici bir rahatsızlıktır. Amfizem ise, kana oksijen taşınmasını sağlayan hava keseciklerinde harabiyete neden olan bir hastalıktır. Bunun sonucunda akciğerde elastikiyet kaybı ve nefes darlığı görülür.

Çoğumuzun adını bile duymadığı KOAH, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, kalp-damar hastalıkları, zatürre ve AIDS’ten sonra 4. en sık ölüm nedenidir. Ölüm nedenleri arasında bu kadar üst sıralarda yer almasının ötesinde KOAH, yaşam kalitesini bozan, işgücü kaybına neden olan ve kişiyi zaman içinde öz bakımını bile gerçekleştiremeyecek hale getiren bir hastalık. Ülkemizde yaklaşık 3 milyon kişinin KOAH’lı olduğu tahmin edilmekte. Tüm dünyada ise bu sayı 600 milyona ulaşıyor.

KOAH’ın Nedenleri:

KOAH’ın başlıca nedeni (%90 hastada) sigaradır. Yalnızca sigara değil, pipo ve puro kullanımı da KOAH’a yol açmaktadır. Sigara içenlerin beşte birinde KOAH gelişmektedir. Sigara içen kişilerde içmeyenlere göre KOAH riski 30 kat kadar artmıştır. Sigaraya erken yaşta başlanması ve uzun süre çok miktarda içilmesi, KOAH’ın daha ağır seyretmesine neden olur. Sigara dışında bazı mesleki faktörler (madencilik, fırın/tahıl işçiliği, çiftçilik…) ve ısınma amaçlı tezek yakılması da KOAH’a zemin hazırlar.

Ne yazık ki, KOAH, tanısı ihmal edilen bir hastalık. Toplumda yeterince bilinmiyor ve önemsenmiyor. Halbuki erken tanı ve müdahale, hastalığın gidişini durdurabilir ya da yavaşlatabilir. Tanıda öncelikle hastanın şikayetleri değerlendirilmekte ve solunum fonksiyon testleri ile akciğer grafisi gibi tetkiklerden yararlanılmakta. Başlıca belirtileri, öksürük, daha çok sabahları balgam çıkarma ve özellikle eforla gelen nefes darlığı. Tanıda gecikilmesinin en önemli sebebi, sigara içenlerin öksürüğü ve balgamı “normal” kabul etmeleri. Oysa biliyoruz ki, “normal öksürük” ya da “normal balgam” yoktur. KOAH’lı kişiler, öksürük ve balgamı çoğunlukla o kadar kanıksamışlardır ki, yakınmaları iyice artana kadar doktora başvurmayı düşünmezler. Oysa, KOAH’a erken tanı konup zamanında sigara bırakılırsa yıllık akciğer fonksiyon kaybı azalmaktadır. 35 yaşından sonra sağlıklı her insanın 1 saniye içinde dışarı verebildiği soluk hacmi yılda 30 ml azalma gösterir. Sigara içen KOAH’lılarda bu azalma 150 ml kadardır. Dolayısıyla KOAH’lılarda sigaranın bırakılması, hastanın daha uzun yıllar boyunca hayat kalitesinin yüksek kalması açısından kritik önem taşımaktadır.

Sigara, eroin ve kokain gibi bağımlılık yapıcı bir maddedir. Bu fiziksel bağımlılık nedeniyle kişi sigarayı bırakmada zorluk çekmektedir. Kendi kendine sigara bırakılamıyorsa, sigara poliklinikleri devreye girmelidir. Günümüzde sigara bağımlılığının tıbbi tedavisi mümkün. Sigara polikliniğimizde, öncelikle hastalarımızın fizik muayeneleri yapılmakta, gerekli görülen tetkikleri istenmekte ve fiziksel mi, yoksa ruhsal bağımlılığın mı daha ön planda olduğu saptanmaktadır. Bundan sonraki aşamada kişinin bağımlılık tipine göre, nikotin yerine koyma tedavisi ya da ilaç tedavisi önerilmektedir.

Dünya KOAH Günü:

Sadece ülkemizde değil, dünyada da giderek artış gösteren KOAH hakkında bilinci arttırmak amacıyla her yıl Kasım ayının üçüncü Çarşamba günü “Dünya KOAH Günü” etkinliklerine ayrılmıştır. Dünya KOAH Günü, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığına karşı Küresel Girişim (GOLD) grubu tarafından tüm dünya ülkelerinde düzenlenmektedir. Bu özel günde, KOAH hakkında bilgi arttıracak çalışmalar yapılmakta; kendilerinde KOAH olduğunun farkında olmayan kişilerin basit bir solunum testi yaptırması ve erken tanısı teşvik edilmektedir. Günümüzde dünyada KOAH hastası olan her dört kişiden sadece biri hastalığının farkındadır. Ülkemizde ise KOAH’lı her on kişiden dokuzu, hasta olduğunu bilmemektedir.

Sonuç olarak: Kendinizi ihmal etmeyin. Nefes darlığı, öksürük, balgam yakınmalarınız varsa, mutlaka bir Göğüs Hastalıkları Uzmanı’na başvurun ve KOAH hastası iseniz erken tanı şansını yakalayın. www.memorial.com.tr

Kategorilenmemiş, Sağlık Haberleri |

5th Şubat 2008

Emniyet Kemeri İsteniyo

9 kişinin öldüğü kazadan sonra TCDD’ye koltuklara emniyet kemeri takılması yönünde öneri gitti..

Kütahya Valisi Şükrü Kocatepe’nin, 9
kişinin öldüğü kazadan sonra TCDD’ye koltuklara emniyet kemeri takılması
yönünde öneride bulunduklarını söyledi.

Vali Kocatepe, gazetecilere yaptığı açıklamada, tren kazasında, 9
vatandaşın, kırılan camlardan dışarı fırlayıp vagonun altında kalarak
yaşamlarını yitirdiğini, birçok kişinin de etrafa savrulup çeşitli
yerlere çarptıkları için yaralandığını kaydetti.

“Eğer uçaklarda ve kara yolu taşıtlarında olduğu gibi emniyet kemeri
uygulaması olsaydı bu vatandaşlarımız ölmeyebilirdi” diyen Kocatepe,
emniyet kemerinin insanların camdan dışarı fırlayıp trenin altında kalma
ihtimalini yok denecek kadar azaltacağını bildirdi.

Kocetepe, TCDD Genel Müdürü Süleyman Karaman’ın trenlerde emniyet kemeri
takılması yönündeki önerilerine sıcak baktıklarını ve yetkili kurullarda
görüşeceklerini söylediğini ifade ederek, “İşin teknik boyutları TCDD
tarafından incelenecek ve karar kamuoyuna açıklanacak” diye konuştu.
www.gazetevatan.com

Kategorilenmemiş |

5th Şubat 2008

İlğinç Mesaj

‘Din adamlarına psikolojik eğitim verilmesi zorunlu’ yazılı pankartla 7 kattan atladı!

Şişli’de genç bir psikolog, üzerinde “Din adamlarına psikolojik eğitim verilmesi zorunlu” yazılı pankartla çalıştığı binanın 7. katından atladı. İtfaiye tarafından açılan brandaya rağmen beton zemine atlayan genç psikolog, olay yerinde hayatını kaybetti.

Alınan bilgiye göre, iş psikolojisi üzerine kitapları bulunan 36 yaşındaki psikolog Tevfik Gökhan Baransel, saat 10.30 sıralarında Şişli Halaskargazi Caddesi üzerinde çalıştığı 7 katlı binanın teras katına çıktı. Üzerinde “Din adamlarına psikolojik eğitim verilmesi zorunludur. Kahvelerde ve camilerde verilen vaazlara inanmayın” yazılı afişle bir süre bekleyen Baransel, çevredekilerin uyarılarına rağmen aşağıya inmedi.

Olay yerine gelen itfaiye ekipleri, Baransel’in atlama ihtimaline karşı branda gerdi. Genç psikolog daha sonra, çevredekilerin korku dolu bakışları altında elindeki afişle ölüme atladı. Açılan branda yerine beton zemine doğru kendini bırakan Baransel, büyük bir hızla yere çakılarak hayatını kaybetti. Baransel’in cesedi ve elindeki afişin üzeri polis ekipleri tarafından örtüldü. Polis, genç psikoloğun intiharıyla ilgili geniş çaplı soruşturma başlattı..gazetevatan.com

Kategorilenmemiş |

5th Şubat 2008

Çocuk İstemekte Yeni Yöntem

Eğer çocuk istiyorsanız düğmeye basıyorsunuz kanallarınız açılıyor…

İngiliz uzmanlar istenmeyen hamileliklerin önlenmesi için çığır açacak bir buluşa imza attı. Sperm yollarının bağlanması olarak bilinen ve her yıl yaklaşık 400 bin kişiye uygulanan yöntem uzaktan kumandalı hale getirildi. Ameliyat ısrasında sperm yollarına uzaktan kumandayla çalışan valf gibi bir cihaz takılıyor. Uzaktan kumandasına bastığınızda valf kapanıyor. Ancak çocuk yapmak istediğinizde bir yeniden ameliyat olmak yerine bir düğmeye basarak sperm kanallarınızı yeniden açabiliyorsunuz.www.gazetevatan.com

Kategorilenmemiş, Sağlık Haberleri |

5th Şubat 2008

Beynimizdeki Hasar

Aşırı şişmanlığa beynin iştahı kontrol eden bazı bölgelerindeki bozuklukların neden olabileceği ortaya çıktı.

Yapılan bir araştırma, aşırı kilo alma eğilimi gösteren farelerin iştahı kontrol etmekte anahtar rol oynayan beyinlerinin bazı bölümlerinde, aşırı kilolu olmayan farelerinkine göre anormallikler olduğunu gösterdi.

Aşırı kilolu farelerde beynin açlık, susuzluk, zevk, acı ve kızgınlık gibi duyguların işlevlerinden sorumlu olan bölümü hipotalamustaki bir grup hücrede bozukluklar olduğunu gören bilim adamları, bu bozuklukların aşırı kilolu farelerin beyninin, açlık hissini ortadan kaldıran ve vücuttaki yağları düzenleyen leptin hormonuna daha az tepki vermesine neden olduğunu belirttiler.

Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden Sebastien Bouret ve ekibi, bu hayvanların sinirsel gelişimindeki farklılıkların doğumun ilk haftasından itibaren gözlenebileceğini belirtti.

Bu araştırmanın sonuçlarının aşırı kilonun hayatın ilk evresinden itibaren beyinde önceden programlanabileceğini gösterdiğini söyleyen Bouret, beynin gelişiminin başındaki kritik dönemde bu anormallikleri düzeltebilecek tedavilerin bulunabileceğini ifade etti. www.haber7.com

Kategorilenmemiş |

5th Şubat 2008

Diş Çürükleri

Günde dörtten fazla dışarıdan şeker alımı, diş çürüğü riskinde artışa yol açıyor. Nişastalar, şeker eklenmişse daha çürük yapıcı özellik taşıyor…

Diş çürükleri; beslenme, genetik özellikler, fluorid alımı ve davranış biçimini içeren çok faktörlü bir etiyolojiye sahip. Diş çürüğü oluşumu karbonhidratları metabolize eden plak bakterilerine doğrudan bağlıdır: bu yolla oluşan asitler dişlerde demineralizasyona yol açıyor.

Her öğün, asit atağa yol açan karbonhidratlar içeriyor. Demineralizasyon süreci sadece günlük asit atak sayısına değil ayrıca süresine ve yoğunluğuna da bağlıdır ki bu da gıdaların niceliği, fiziksel durumu ve bileşimi ile ilişkili oluyor.

Bunun sonucu olarak ana öğünler dışında tüketilen abur cuburların sıklığı ve tiplendirilmesi ve özellikle şeker ve nişasta içerikleri önem taşıyor.

Diyet ve diş hastalıkları arasındaki ilişkinin incelendiği yeni yapılan kapsamlı bir incelemede çürüğün etiyolojisinde şeker tüketim sıklığının önemi saptandı: günde dörtten fazla dışarıdan şeker alımının diş çürüğü riskinde artışa yol açtığı gösterildi. Nişastalar, şeker eklenmişse daha çürük yapıcı özelliği taşıyor.

Bununla beraber bir çok epidemiyolojik çalışma, ağız sağlığı ve şeker alım sıklığı arasındaki ilişkiyi çok az veya önemsiz olduğunu ileri sürmüştür- yani alım sıklığı sadece küçük oranda çürük değişikliklerinde etkilidir.

Diş çürüğü tüm hastalık gurupları içerisinde en sık görülen enfeksiyon hastalıklarından biridir. Çocuk ve genç erişkinlerde sık görülür ve en önemli komplikasyonu da önlem alınmaz ise özellikle gençlerde görülen diş kaybıdır .

Diş çürüğünün oluşmasında etken olan başlıca faktörler:

Karbonhidratlar, ağızda yaşayan bakteriler, zaman ve tüm bu etkenlerin bir arada bulunduğu “diş “ yapısıdır. Diş çürüğünün oluşmasında karbonhidratlar önemli bir etkendir . Diş çürüğünün oluşabilmesi için ağız boşluğunda bulunan çürük yapıcı bakterilerin alınan besinlerden asit üreterek ortamın pH’sını düşürmeleri gerekir .

Ağız ortamında çürük yapıcı bakterilerin bulunabilmesi dişlerin sürmesinden sonra , genellikle de bulaşma yolu ile oluşur. İlk bulaşma genellikle anne veya daha az olasılıkla bakıcıdan olur. Bu açıdan çocuğun beslenmesi sırasında bulaşmanın olabildiği ölçüde engellenmesi önemlidir.

Bulaşma 3 yaşına kadar kontrol altına alınabilirse bireyin ileriki yaşamında sağlıklı bir ağız hijyenine sahip olma olasılığını artıracaktır. Çocukların çürük açısından riskli oldukları yaş grupları ”infektivite penceresi” olarak değerlendirilen dönemlerle ilişkilidir.

Bunlar süt diş dizisinin tamamlandığı 3 yaş ve karışık dişlenme döneminin başladığı 5-8 yaş dönemlerine rastlar. Mutans streptokokları ve laktobasiller özellikle çürük oluşumunda aktif rol oynarlar. Laktobasiller diyete yanıt veren bakterilerdir .

Besinlerin çürük oluşturabilme potansiyelleri onların karyojeniteleri olarak değerlendirilir ve bu bağlamda her tür besin maddesinin belirli bir çürük oluşturabilme etkisi vardır .Ayrı ayrı her besin maddesinin çürük yapıcı özellikleri oldukça farklılık gösterir . Ancak genel olarak değerlendirildiğinde halk arasındaki yanlış inanışları da önlemek önemlidir.www.haber7.com

Kategorilenmemiş |

1st Şubat 2008

Cüzzam Hastsalığı

Dünyada üç dakikada bir kişinin cüzzama yakalandığı bildirildi.

55′inci Dünya Cüzzamlılar Günü öncesinde açıklama yapan Paris’teki bir sağlık vakfı, bir basilin sebep olduğu hastalığın bulaşmasının önlenebildiğini ve hastanın bir yıldan kısa sürede tedavi edilebildiğini vurguladı.

Uzmanlara göre, cüzzam basilinin kuluçka dönemi 10 ila 20 yıl sürüyor. Fazla bulaşıcı olmayan hastalık, esas itibarıyla solunum yoluyla geçiyor.

Basilin bulaştığı insanların yüzde 90′ında hastalık ortaya çıkmıyor. Cilt lekeleri hastalığın ilk habercisi oluyor.

1981 yılından beri üç antibiyotik karıştırılarak yapılan tedavi, basili öldürüp hastalığın bulaşmasını önlüyor. Hasta 6 ila 12 ay içinde iyileşebiliyor.

Son 25 yıl içinde 14 milyondan fazla hasta iyileşti. İstatistiklere göre, 2006 yılında, 20 bini çocuk olmak üzere en az 265 bin kişi cüzzama yakalandı.

Cüzzam, başta Hindistan ve Brezilya olmak üzere 100 kadar ülkede görülüyor.

Kategorilenmemiş, Sağlık Haberleri |

  • Dostlar

  • Diğer Projelerimiz

  • Hastaneler
  • burun estetiği
  • göğüs estetiği
  • plastik cerrahi