Estetik ameliyatlar ve saglik hakkinda haberler
2nd Temmuz 2008

Keneden korunma yolları

Virüsün izole edildiği hayvanlar arasında sığır, koyun, keçi, yabani tavşan ve tilkinin yer aldığını kaydeden Yüksel, virüsün hayvanlarda bir hafta kadar süren geçici viremi yarattığını ancak insanlarda KKKA hastalığına yol açtığını vurguladı. Yüksel şöyle devam etti : “Erişkin keneler, virüsü hayvanlardan aldıktan sonra 36 saat içinde çoğalmaya başlıyor. 3-5 gün sonunda maksimum sayıya ulaşıyor ve titresi azalarak aylarca devam ediyor. İnfekte kene aylarca virus bulaştırabiliyor” Yüksel, kene virüsünün kanda 40 derecede 10 gün süreyle yaşadığı 56 derecede ise 30 dakika sürede etkinliğini kaybettiği bildirdi. Yüksel şunları kaydetti :
“Virüs insanlara, kenelerin ısırması veya kene kırma sırasında, viremik hayvanların kesilmesi sırasında, hayvana ait kan ve dokulara temas ile, infekte hastalardan (hastanede, toplumda)infekte doku ve kan teması ile ve laboratuvardan direkt temas ile deriden veya havadan geçebiliyor.”

KİMLER RİSK ALTINDA?
KKKA hastalığına ilişkin kenelerin özellikle tehdit ettiği meslek gruplarını sıralayan Yüksel, tarım çalışanları ve hayvancılık ile uğraşanların listenin başında olduğunu söyledi.
Yüksel, “Çiftlik ve mezbaha çalışanları, veteriner hekimleri, endemik bölgelerde görev yapan sağlık personeli, askerler, kamp yapanlar ve deri fabrikası çalışanları risk altındadır” dedi.
MAYIS- EKİM AYLARINA DİKKAT
KKHA’nın mevsimsel özellik gösterdiğini anlatan Yüksel, kene hareketlerinin sıcak iklimde arttığını dile getirdi. Yüksel, Türkiye’de olgu sayısının Mayıs-Ekim aylarında arasında doruk noktasına çıktığını söyledi. Yüksel şöyle devam etti : “Türkiye’de Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı, 2002 ve 2003 yıllarının bahar ve yaz aylarında özellikle kırsal kesimde yaşayan vatandaşlarımızda görülmüştür. Yapılan çalışmalar neticesinde Ağustos 2003’te hastalığın adı konmuştur. 2004 yılının yine aynı dönemlerinde epidemik bir seyir göstermiştir 2007 yılında Türkiye genelinde yaklaşık 1500 Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi şüpheli/olası vakasının bildirimi söz konusu olmuştur. Bunlardan 717’si kesin vaka’dır”

Virüsü alan insanlarda hafif ve orta derecede klinik seyir gösterenlerin yaklaşık 9-10 günde iyileştiği bilgisini veren Yüksel, iyileşen olgularda sekel görülmediğini, hastalıktan dolayı yaşanan ölüm olaylarının ortalama yüzde 30 seviyesinde olduğunu söyledi. Yüksel, ölümlerin klinik bulguların 2. haftasında görüldüğünü bildirdi. Yüksel, “Bugün için net cevap veremediğimiz konular arasında hangi olguların ağır seyrettiği ve mortalite ile ilişkili risk faktörleri yer almaktadır” dedi

KLİNİK BULGULAR NELERDİR?
Bulaştırıcılık yolu ile hastalığın oluşma süresi arasında farklılık olduğunu kaydeden Yüksel, kene ısırığı ile bu sürenin 1-9 gün arasında değiştiğini, infekte kan ile bulaşta ise sürenin 13 güne kadar uzadığını vurguladı. Başlangıç belirtileri sıklıkla ani başlayan ateş,başağrısı,aşırı halsizlik yorgunluk, eklem kas ağrısı, bulantı, kusma, ishal olan hastalarda ilerleyen dönemlerde kanama bulgularının ortaya çıktığını belirten Yüksel, deri altına kanama, burun kanaması, diş eti kanaması, idrar ve dışkıda kan görülmesini takiben ciddi vakalarda Karaciğer, Böbrek ve Akciğer yetmezliği ile hastaların kaybedildiğini belirtti.

İYİLEŞEN HASTALARIN BAĞIŞIK SERUMLARI ETKİSİZ
Yüksel, iyileşen hastalardan elde edilen bağışık serumun bazı durumlarda kullanılmış olmasına rağmen yararının gösterilemediğine dikkat çekti. Kenenin aktif olduğu dönemlerde kenelerin bol bulunabileceği alanlardan kaçınılması gerektiğini belirten Yüksel, kene ısırmasını önlemek için giysilere ve deriye repellent (sinek, böcek savar) uygulanabileceğini, giysilerin ve cildin düzenli olarak kene açısından kontrolünün yapılmasını ve kene varsa çıkarılması gerektiğini söyledi.

KKKA hastalığına karşı etkin ve emniyetli aşının henüz mevcut olmadığını vurgulayan Yüksel, Akarisidler (akar ilaçları) ile kene kontrolünün en etkin ve akılcı uygulama olduğunu, KKKA’ne karşı fare beyin derivesinden inaktif bir aşı elde edildiği ve Doğu Avrupa’da küçük çapta kullanılmış olmasına rağmen sonucun başarısız olduğunu kaydetti.

KİMYASAL MADDELER KENELERİ KUSTURUYOR
Yüksel, kimyasal madde kullanımının kenelerin kusmasına neden olacağından, kenelerin mekanik olarak yavaşça ve tek bir hareketle parçalanmadan çıkarılması gerektiğini anlattı. Yüksel, ” Uzun çorap, bot, uzun pantolon giyilmeli ve pantolon çorabın ya da botların içine, tişörtün alt kısmı da bele yerleştirilmelidir” dedi.

İLK SALGIN KIRIM’DA TESPİT EDİLDİ
Resmi kayıtlardaki ilk salgının 1944 ve 1945 yılında yaz aylarında Batı Kırım’ da tespit edildiğini belirten Yüksel, “Aralarında Sovyet askerleri de olan 200’ den fazla kişiyi etkilemiş. Kırım Hemorajik Ateşi adı buradan geliyor” dedi. Yüksel, hastalığın 1956’da Kongo’da tanımlandığını ve 1969’ da iki etkenin aynı olduğu bulunarak, Kırım Kongo Hemorajik Ateşi olarak tıp literatürüne geçtiğini söyledi.

YILLARA GÖRE KKKA VAKALARI
2002 yılında 17 vaka,
2003 yılında 133 vaka,
2004 yılında ise (445 şüpheli vaka) 249 kesin KKKA vakası belirlenmiştir.
2003 yılında 6 doğrulanmış KKKA ölüm vakası,
2004 yılında doğrulanmış 13 KKKA ölüm vakası olmuştur.
2005 yılında doğrulanmış 13 KKKA ölüm vakası
2006 yılında doğrulanmış 27 ölüm vakası
2007 yılında doğrulanmış 33 ölüm vakası

Yüksel, bu ciddi seyirli hastalığın teşhisinde hızlı, spesifik ve sensitif bir test metodu olan ELİSA ve tamamlayıcı test olarak ta RT-PCR’ın kullanılmakta olduğunu belirtti. Tedavisinde ise destek tedavisi olarak isimlendirilen sıvı, kan ve kan ürünleri desteğinin önemini vurguladı. Literatür sonuçlarına göre başarılı olduğu vurgulanan Ribavirin tedavisinin ise yan etkilerinden dolayı kullanımında bir takım soru işaretlerinin gündemde olduğunu belirten Yüksel en önemli tedavinin hastalıktan korunmak olduğunu belirtti.

Sağlık Haberleri |

2nd Temmuz 2008

Aşırı sıcaklar sağlığı etkiliyor

Sıcaklarda dışarı çıkarılan bebeğin su kaybının diğer yaş gruplarına göre daha fazla olduğunu ve bunun birçok soruna sebebiyet verdiğini ifade eden Kılınç, şöyle konuştu:
“Aşırı sıcaklar bebeklerde su kaybına, su kaybı ise huzursuzluk, ateş, gözyaşı ve idrar azalması hatta çok fazla güneş altında kalınması durumunda şuur kapanmasına bile neden olabilir. Aşırı sıcaklar dolayısıyla bebeğin hassas cildinde çeşitli kızarıklıklar ve yanık
oluşabilir. Ebeveynler aşırı sıcaklarda bebeklerini dışarı çıkarmaktan kaçınmalıdır. Eğer zorunlu olarak bebeğin dışarı çıkarılması gerekiyorsa sabah saat 11.00’e kadar, öğleden sonra ise saat 16.00 sonrası tercih edilmeli.”

Kılınç, ailelerin bebekleriyle birlikte dışarı çıktıklarında yanlarında mutlaka su bulundurması, bebek ağlamasa bile aralıklarla ona su verilmesi gerektiğini bildirdi. Bebeklerin hassas olan cildinin güneş ışınlarından zarar görmemesi için çeşitli koruyucular kullanılması ve bebeğe uygun giysiler giydirilmesi gerektiğini dile getiren Kılınç, şunları anlattı:
“Tabii ki bebeklerin kemiklerinin gelişimi için güneş ışınlarına ihtiyacı var. Bebekler hava şartlarının uygun olduğu dönemlerde dışarı çıkarılmalı ve güneş görmesi sağlanmalı. Ancak bu aşırı sıcaklarda yapılmamalı. Aileler bu konuda hassas ve duyarlı olmalı.”

Sağlık Haberleri |

2nd Temmuz 2008

Anne adaylarına sağlıklı seyahat önerileri

Anne adaylarının, doğum sonrası süreçte fiziken ve psikolojik olarak bazı sıkıntılar yaşayabildiğini ifade eden Yaralı, “Doğum öncesinde tatili fırsat bilen gebeler, sağlıklı ve sorunsuz bir tatil için hekiminin önerilerini göz ardı etmemeli” uyarısında bulundu.

“HEKİMİNİZİ BİLGİLENDİRMEYİ İHMAL ETMEYİN”
Yaralı, hamileliğin erken dönemlerinde düşük tehlikesi ve hamileliğin son haftalarında da erken doğum riski söz konusu olabileceği için, anne adaylarının, tatil planı yapmadan önce mutlaka doktor kontrolünden geçmesi gerektiğini söyledi.

Anne adaylarının, tatil tarihi hakkında doktorunu bilgilendirmesi gerektiğini vurgulayan Yaralı, “Mutlaka, tatilin geçirileceği yere yakın mesafede, tam teşekküllü bir hastanenin olmasına dikkat edilmeli. Hastanenin tam yeri öğrenilmeli” dedi.

Seyahate giderken, tıbbi dosyanın bir fotokopisinin de alınması gerektiğine dikkati çeken Yaralı, “Olası bir sorun olduğunda, hekim tarafından, bugüne kadar yapılan takiplerin ve anne adayı ile bebeğin genel sağlık durumlarının ne olduğu konusunda bilgi sahibi olması, yapılacak müdahale için çok önemlidir. Bu, müdahale için hem zaman kaybını önleyecek hem de doğru tanının ve uygun müdahalenin yapılmasını sağlayacaktır” diye konuştu.

Yaralı, doğum tarihinin yakın olması durumunda, seyahate gidilecek yerlerin çok uzak olmamasının uygun olduğunu belirterek, “Özellikle erken doğum riski olan gebelerin, 30. gebelik haftasından sonra bulundukları şehirden çıkmamaları gerekmektedir. Seyahatin, bizzat olumsuz etkisi olmamakla birlikte, seyahat sırasında olabilecek olumsuzluklar önemlidir. Olası bir ters durum karşısında hem annenin hem de bebeğin hayatı tehlikeye girebilir” uyarısında bulundu.

“DİNLENDİRİCİ YERLER TERCİH EDİLMELİ”
Uzun, kapsamlı turların ve kişinin yaşadığı iklimden çok farklı koşullara sahip olan bölgelerin tatil için seçilmesinin uygun olmadığını belirten Yaralı, “Anne adayının yaşadığı bölgeden farklı olan aşırı sıcak ya da aşırı soğuk hava koşulları, şişkinlik, kramp, çarpıntı ya da halsizlik gibi etkilere neden olabilir” dedi.

Yaralı, bölgesel ve tarihsel gezi ağırlıklı kültür programlarının, fiziksel yorgunluğa neden olabileceğine işaret ederek, dinlendirici ve kalabalıktan uzak sakin yerlerin tercih edilmesi gerektiğini söyledi.

Yaralı, 3-5 saatten fazla süren yolculukların, anne adayının kan dolaşımını olumsuz etkileyebileceğini, hareketsizliğe bağlı alt uzuvlarda derin toplar damarlarda pıhtı oluşma riskinin artabileceğini belirterek, uzun süren yolculuklardan kaçınılması gerektiğini dile getirdi.

Araba ile yapılan seyahatlerde sık sık mola verilmesinin, tren yolculuklarında kısa yürüyüşler yapılmasının faydalı olduğunu ifade eden Yaralı, “Hareketlilik, derin toplar damarlarda pıhtı oluşma riskini azaltır” dedi.

Emniyet kemerinin de mutlaka takılması gerektiğini vurgulayan Yaralı, “Emniyet kemerinin takılı olması, meydana gelebilecek sarsıntıda bebeğe gelebilecek zararları önleyecektir” uyarısında bulundu.

Yaralı, uçak yolculuğunun söz konusu olduğu durumlarda da mutlaka doktorun konu hakkında bilgilendirilmesi gerektiğini belirterek, “Uzun uçak ve diğer araçlarla yapılan seyahatlerde derin toplar damarlarda pıhtı oluşma riskini azaltmak için yürüyüşler yapılmalı ve bol sıvı alınmalı” diye konuştu.

ÖNERİLER
Prof. Dr. Hakan Yaralı, seyahate çıkmayı düşünen hamilelere şu önerilerde bulundu:
 Hamileliğin yedinci ayından sonra, uzun yolculuktan kaçınılmalı,
 Aşırı sıcak ve yüksek rakımlı bölgelere gidilmemeli,
 Yurt dışı tatillerinde gelişmiş ülkeler tercih edilmeli,
 Mikrobik ishale karşı sadece kapalı sular içilmeli,
 Besin zehirlenmesine karşı dışarıda hazırlanmış salata, az pişmiş et ve mayonezli ürünler  yenilmemeli,
 Bol sıvı alınmalı ve lifli besinler tüketilmeli,
 Gidilecek bölgedeki sağlık kurumlarının telefonları alınmalı,
 Rahat, ince, hava alan giysiler ve alçak topuklu ayakkabıları giyilmeli.

Sağlık Haberleri |

2nd Temmuz 2008

Veremde devrim

WHO yetkilileri gazetecilere yaptıkları açıklamada, yeni testin hastalığın teşhis safhasını aylardan saatlere indireceğini söylediler.

Yeni test, yeni laboratuvarlar ve uzman personel gerektirdiği için, çoğu ülkenin bu testin kullanımına hemen geçmesinin yıllar alacağı belirtiliyor.

Güney Afrika ülkesi Lesoto, 5 dolarlık bu testi 3 ay içinde kullanmaya başlayacak. Etiyopya, Fildişi Sahili ve Kongo da bu yıl bitiminden önce testi kullanabilecek.

Sağlık Haberleri |

2nd Temmuz 2008

Antioksi kaynağı sebze ve meyve

Vücut oksijen kullanırken ortaya çıkan atık maddelerin “serbest radikaller” olarak adlandırıldığını ifade eden Prof. Dr. Vedat Şeniz, “serbest radikaller yüksek düzeyde tahrip edici etkiye sahiptirler. Çünkü temas ettikleri moleküllerin yapısını bozarlar. Başka bir ifadeyle bunlar dokuları paslandırırlar” dedi.

Şeniz, vücudun sürekli olarak serbest radikallerin erozyonuna uğrayan dokuları yenileyebilmek için antioksidanlara ihtiyaç duyduğuna işaret ederek, bu “dost” maddelerin bir kısmının vücut tarafından üretildiğini bir kısmının da meyve ve sebzelerle dışarıdan alınması gerektiğini vurguladı.

Ağır yemekler yenilmesinin, besinlerdeki katkı maddelerinin, ilaç artıklarının, güneş ışığının, havadaki kimyasal maddeler, egzoz ve baca dumanları ile karşılaşılan pek çok kanserojen maddenin vücuttaki antioksidan ihtiyacını artırdığını anlatan Şeniz, bu nedenle beslenmede sebze ve meyvelere büyük önem verilmesinin büyük önem taşıdığını bildirdi.

Şeniz, yeterli düzeyde antioksidan alınmadığında kanser ve kalp hastalıklarının görülme riskinin arttığı, yüksek tansiyon ve damar tıkanıklıklığı görülme oranlarının yükseldiğini belirterek, şunları söyledi:
“En bilinen antioksidanlar A, E, C vitamini, selenyum ve çinkodur. Üzüm çekirdeği, şu ana kadar bulunan en güçlü antioksidan madde taşıyıcısı olarak literatüre geçmiştir. Özellikle siyah üzüm çekirdeğiyle birlikte yenilmeli. Çekirdek yutularak değil çiğnenerek yenilmeli. Böylelikle doğal bir antioksidan alınmış olunur. Siyah üzümün yapımında kullanıldığı kırmızı şarabın kalp hastalıklarından koruduğu literatüre geçmiştir. Sebzelerde ise brokoli, lahana, karnabahar, Brüksel lahanası, havuç, semiz otu, kereviz, soğan ve sarımsağın güçlü birer antioksidan kaynağı olduğunu görüyoruz. Daha koyu ve canlı, daha parlak renkli sebze ve meyveler daha çok antioksidan madde içerirler. Örneğin, domateste en çok bulunan ve diğer kırmızı sebzelere de rengini veren likopen, güçlü bir antioksidandır. Dolayısıyla domatesi yaz-kış yemeyi öneriyoruz. Yeşil çay antioksidan özelliği taşır ve mutlaka içilmesi gerekir. Ceviz, badem, fındık, kabak ve ay çekirdeği de antioksidan kaynağıdır. Bunun için bu yiyecekleri mutlaka yemeliyiz.”

Prof. Dr. Şeniz, meyvelerden kivi, çilek, mürdüm eriği, böğürtlen, yaban mersini ve kuşburnunda da bolca antioksidan bulunduğunu kaydederek, “Bitki çaylarından kekik, biberiye, adaçayı gibi çaylar ve nane, zencefil, zerdeçal gibi baharatlar önemlidir. Sağlığımızı korumak için bol bol, mevsiminde taze meyve ve sebze tüketmeliyiz” dedi.

Sağlık Haberleri |

2nd Temmuz 2008

Zehirli yılan ve akrep sokmaları

Zehirli akrep ve yılan sokmalarının özellikle çocuklar için öldürücü etkiye sahip olduğu hatırlatılan açıklamada, vatandaşların bu nedenle çok dikkatli olmaları istendi.

Akrep ve yılan sokmalarından korunmak için, akrep ve yılan yuvalarından, özellikle kaya, ağaç kovuğu ya da oyuklardan uzak durulması, kamp, piknik ya da çalışma alanlarında dikkatli olunması gerektiği belirtildi. Açıklamada, şu uyarılara yer verildi:
“Otluk ya da sazlık arazide bebek ve çocuklar kesinlikle yalnız bırakılmamalı, arazide çıplak ayakla gezmelerine, kuş ya da diğer hayvan yuvalarına ellerini sokmalarına izin verilmemelidir. Arazi yürüyüşlerinde kapalı ayakkabı ya da bot giyilmeli, yerde uyumamaya özen gösterilmelidir. Yıkıntılar, kuytu yer ve çatlaklar, evlerdeki yüklükler akreplerin sık bulunduğu yerlerdir. Özellikle bu yerlere dikkat edilmelidir.

Akrepler kesinlikle ele alınmamalı ve akreplerin fazla olduğu yerlerde ayakkabı giymeden önce içerisine bakılmalıdır. Geceleri açık alanlarda kontrollü olarak ateş yakılmalı ve gece yürüyüşlerinde aydınlatıcı kullanılmamalıdır.”

AKREP VE YILAN SOKMALARINDA YAPILACAKLAR
Açıklamada, akrep ve yılan sokmalarında yapılması gereken ilk işlemin, hasta ve ısırılan organın hareketsizliğinin sağlanması olduğuna, bu işlemin zehrin yayılmasını yavaşlattığına dikkat çekildi.

Isırılan bölgenin sabun ve suyla bolca yıkanması gerektiği anlatılan açıklamada, şöyle denildi:
“Akrep ve yılan sokmalarında yaranın üzeri temiz bir bezle örtülmeli, akrep tarafından ısırılan yerin yukarısına sıkı olmayan, iki parmağın altından geçebileceği kadar sıklıkta bir bandaj uygulanmalıdır. Yılan sokmalarında da ısırılan bölgenin tam kalp hizasında tutulması, kalp seviyesinin altında veya üstünde olmaması gerekmektedir. Akrep ve yılan sokmalarında hasta derhal ve zaman kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna götürülmelidir.”

Akrep ve yılan sokmaları konusunda halk arasında bazı yanlış inanış ve uygulamalar olduğu hatırlatılan açıklamada, akrep ve yılanları yakalamaya çalışılmaması uyarısı yapıldı. Ayrıca, ısırılan yerin kesilmemesi, zehrin emilmemesine dikkat çekilen açıklamada, “Akrep sokmalarında sıkı bir bandaj veya turnike, yılan sokmalarında ise buz, bandaj veya turnike uygulamayın. Akrep ve yılan sokmalarında ısırılan kişiye herhangi bir madde yedirmeyin veya içirmeyin. Hastaya ilaç vermeyin ve kusturmayın. Isırılan yeri yakmayın. Yılan sokmalarında ısırılan bölgedeki sızıntı şeklinde olan kanamayı durdurmayın” uyarısında bulunuldu.

Sağlık Haberleri |

2nd Temmuz 2008

İdrar kaçırmaya son

İdrar kaçırma sorunun genellikle orta yaştan sonra görülmeye başladığını, menopozla birlikte görülme sıklığının arttığını belirten Prof. Dr. İsmail Mete İtil, sorunun, yaşlılığın bir parçası olarak görülmemesi gerektiğini, tedavi seçeneklerinin bulunduğunu vurguladı.

İtil, yapılan çalışmalara göre, “Türkiye’de kadınların yaklaşık yüzde 15-17’sinin idrar kaçırma sorunu yaşadığının tespit edildiğini” ifade ederek, “Bu, birçok kronik hastalıktan daha yüksek bir orandır. Bu kadınların birçoğu, ya sorununun halledilemeyeceğini düşünerek doktora gitmiyor ya da utandığından sorunu saklı tutuyor” dedi.

ASKI OPERASYONU

İdrar kaçırmaya özellikle rahim, mesane sarkmaları, zorlu doğumlar, yaş, menopoz etkileri, daha önce geçirilmiş rahim ameliyatları, kabızlık, şişmanlık, kronik öksürük gibi karın içi basıncı artıran durumların zemin hazırladığına dikkati çeken İtil, iki tip idrar kaçırma problemi görüldüğünü ifade etti.

Öksürme, hapşırma, koşma ve yürüme sırasında ortaya çıkan birinci tip idrar kaçırmanın tedavisinin cerrahi yöntemlerle mümkün olduğunu belirten İtil, “Bu tip idrar kaçırma sorununda, lokal anesteziyle mesane boynuna uygulanan sentetik askı operasyonuyla tedavi mümkün. Günümüzde, bu operasyonlar yaklaşık 20 dakika gibi kısa bir sürede sonuçlanıyor” diye konuştu.

İtil, cerrahi müdahale için herhangi bir yaş sınırının bulunmadığını, yapılan ameliyatların sonuçlarının başarılı olduğunu kaydetti. İtil, “Sonuçlar çok iyi. Aynı gün hasta idrarını yapabiliyor, uzun süre sonda kalmasına gerek kalmıyor. Ameliyat sonrasında, yüzde 90’ın üstünde memnuniyet sağlanıyor” dedi.

İLAÇ TEDAVİSİ

İtil, sık sık idrara çıkma, gece idrara kalkma, tuvalete yetişememe gibi belirtilerle karakterize olan ikinci tip idrar kaçırma sorununun ise ilaçla tedavi edildiğini söyledi. İtil, “Bir kadının günde 8 kez idrar yapması normalken, rahatsız olanlar günde 20-25 kez, hatta daha fazla idrar yapıyor” diye konuştu.
Tedavi yöntemine karar verilmeden önce idrar kaçırma sorunun hangi tip olduğunun mutlaka belirlenmesi gerektiğini anlatan İtil, “Gerekli testler yapılmalı. İlaç tedavisi görecek hastanın ameliyat edilmesi, ameliyat olması gereken hastanın ise ilaç tedavisi görmesi son derece yanlıştır. Sorunları daha da artırır” uyarısında bulundu.

İtil, ilaç tedavisinin en az 6 ay uygulandığını ifade ederek, “Doz, hastanın durumuna göre azaltılarak ya da çoğaltılarak 1-2 yıl uygulanıyor. İlaçların, ağız kuruluğu dışında önemli bir yan etkisi bulunmuyor” dedi.

Sağlık Haberleri |

2nd Temmuz 2008

Sağlığınız için dondurma

Dondurmanın besleyici bir ürün olmasına karşın mikroorganizmaların oluşmasına da elverişli ortamlar yarattığına dikkati çeken Yrd. Doç. Dr. Işıl Var, bu nedenle üretiminden tüketime kadar geçen her aşamada hijyen kurallarına uyulmasının önemli olduğuna belirtti.

Hijyenik koşullarda üretilen dondurmanın, yaz kış rahatlıkla tüketilebileceğini ifade eden Var, şunları söyledi:
“Özellikle, mahalle aralarında açıkta satılan dondurmalar, sağlık için ciddi tehlike oluşturabilir. Sağlıksız koşullarda üretilen dondurmalar, ucuz olduğu için satın alınmamalı. Hijyenik ortamlarda üretilmeyen dondurmalar, kolibasilinden gıda zehirlenmesine kadar çok sayıda hastalığın tetikleyicisi olabilir. Dondurma yedikten sonra bu tür şikayetleri olanlar ‘dondurma yedim üşüttüm rahatsızlığım bundandır’ dememeli. Gıda zehirlenmesi geçiriyor olabileceklerinden en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalılar.”

Sağlık Haberleri |

2nd Temmuz 2008

Osteoporoz

Osteoporozun azalmış kemik yoğunluğu ve artmış kemik kırılma riski ile karakterize bir hastalık olduğunu, ileri yaş kadınlar ve toplum için ciddi problemlere yol açabileceğini ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, şunları kaydetti:
“Osteoporozun risk faktörleri olarak, ileri yaş, erken menopoz, çok doğum, düşük kilo, sigara içmek, alkol, düşük fiziksel aktivite sayılabilir. Bunlara ilave olarak kan homosistein düzeyi son yıllarda risk faktörleri arasında sayılmaktadır. Homosistein metabolizmasında yer alan Vitamin B6, B12 ve Folat kanda homosisteinin birikimini önlemektedir. Dolayısıyla B vitamini açısından zengin gıdalar ile beslenme (bulgur, yeşil yapraklı sebzeler, süt vb) veya B vitamini takviyesi özellikle menopoz yaşındaki kadınların osteoporozdan korunmalarında yardımcı olacaktır. Yüksek kan homosistein düzeyine sahip kişiler mutlaka hem kalp hastalıklarından hem de osteoporozdan korunmak için B vitaminlerini özellikle folik asit (folat) kullanmalıdır.”

“OSTEOPOROZ CİDDİ BİR TOPLUM SAĞLIĞI SORUNUDUR”
Osteoporozun, dünya genelinde yılda 1.5 milyon kırığın etkeni olan ciddi bir toplum sağlığı sorunu olduğunu, önceleri daha çok kadınları etkilediğinin düşünüldüğünü bildiren Prof. Dr. Nejat Yılmaz, ancak yapılan araştırmaların bu hastalığın erkekleri de yakından etkileyen bir sağlık sorunu olduğunu ortaya çıkardığını kaydetti.

Erkeklerde osteoporozun genelde kullanılan ilaçlara ya da bazı hastalıklara bağlı olarak ortaya çıktığını vurgulayan Prof. Dr. Yılmaz, “Ancak, araştırmalara göre özellikle emeklilik sonrasına denk gelen bu dönemde erkekler kahvehanelere kapanıp hareketsiz bir yaşam sürmeye başlıyor. Bunun üzerine bir de sigara kullanımı eklenince osteporoza yakalanmaları kaçınılmaz oluyor. Bu yaş grubundaki her 6-7 erkekten birinde osteoporoz görülüyor” diye konuştu.

Hastaların yaşam kalitelerinin bozulması ve oluşan kırıklar nedeniyle önemli bir halk sağlığı sorunu olan osteoporozun tedavisinin de ekonomiye büyük bir yük getirdiğini belirten Prof. Dr. Yılmaz, sözlerini şöyle tamamladı:
“Bu nedenle hastalıktan korunmak çok önemli. İlk adım toplumun kemik kütlesini doruk noktaya çıkartmak olmalıdır. Bunun için bebeklikten başlayarak doğru beslenme alışkanlıkları geliştirilmelidir. Anne sütüyle beslenme, küçük yaşlardan itibaren D vitamini ve yeterli kalsiyum alınması, güneş ışınlarından yeterince yararlanma son derece önemlidir. Bunlardan hepsi bir arada olursa doruk kemik kütlesine ulaşılabilir. Hükümet politikaları bu noktada devreye sokulmalı. Gerekli önlemler alınırsa ilerde ülkemizde hastalığın görülme sıklığı azalabilir.”

Sağlık Haberleri |

2nd Temmuz 2008

Kanser Riskini Şarap Azaltıyor

Daily Mail’in internet sitesindeki habere göre, araştırmacılar fareler üzerinde yaptıkları deneyde, bir grup fareyi sadece etle beslerken diğer bir gruba kırmızı şarap özü zerk edilmiş et verdiler.

Yapılan testlerde, ete şarap eklemenin, yağlı etin midede çözülmesi sırasında ortaya çıkan iki zehirli kimyasalın etkisini büyük ölçüde azalttığı görüldü.

Yağlı etin midedeki sindirimi sırasında ortaya çıkan kimyasalların, aralarında kanser, damar sorunları ve diabetin de bulunduğu bazı hastalıklarda etkili olduğu biliniyor.

Bilim adamları, midenin, kırmızı şarabın sağlığa yararlı özelliğinin etin bazı olumsuz etkilerini nötralize eden bir “bioreaktör” gibi işlev görebildiğini düşünüyor.

Şarabın yararlı etkisinin, vücuttaki hücrelerin tahrip olmasını önleyen güçlü antioksidanlar olan “polifenollerden” geldiği belirtildi.

Daha önce yapılan araştırmalar da, günde yarım bardak kırmızı şarabın kalp krizi riskini önemli ölçüde azalttığı belirtilmişti.

Araştırma, Journal of Agricultural and Food Chemistry dergisinde yayımlandı.

Sağlık Haberleri |

  • Dostlar

  • Diğer Projelerimiz

  • burun estetiği
  • göğüs estetiği